KÖRFEZ
Seçiniz...
KOY
Seçiniz...
MARİNA
Seçiniz...

KURUCABÜK

Datça Yarımadası Güney Yakası

Haber & Fotoğralar:Levent ÇELMEN
Haber Tarihi:05-01-2018 12:48
Son Güncellenme Tarihi:07-01-2018 12:51

Değerli okurlarımız gezilecek yerlerle ilgili yazılarıma genelde ne zaman ne şekilde gittiğim, günümüzle farklılığını kendime göre değerlendirerek başlarım.

Bu ay sizleri Datça Kurucakbük’e götürmek istiyorum. Uzun süreli denizde kalan yatçıların vaz geçilmez koyuna, uğrak ve yaşam noktasına.

Ben 10 metrelik teknemle 1990 yıllarının ortasında tanışmıştım bu koyla. Datça’dan çıkışla Kurucabük’e seyir yapacaktık.

Bir aile dostumuzda burada yaşıyordu. Aradık geliyoruz diye.

Datça’dan tüm ikmalimizi yapıp çıktık yola.

Teknede 3 çocuk(biri 5 aylık) 5 kişiyiz. Buzdolabı tüp soğutmalı küçücük, adı buzdolabı. Yatağın altındaki buzluğun içine buz koyuyoruz, malzemelerimiz korumak için.

O da 3 günde eriyor, suyunu temizlemekte cezaların en büyüğü.

Hisarönü Körfezi’ne ilk gidişimiz ve nelerle karşılaşabileceğimizi bilmiyoruz.

Kurucabük’e demir atar atmaz kıyıda bizi bekleyen dostlarımızın okyanus geçip gelmişiz gibi sevinç içinde durmaksızın el sallamalarına şahit oluyoruz.

Biz bekliyorduk ki, “Bu insanlar aylardır denizde çoluk çocuk, kuzeyde güneye geliyorlar. Bir oturacak sandalye, sallanmadan yemek yiyecekleri bir masa belki sıcak su ile yıkanmaya ihtiyaçları vardır” diye düşünmelerini.

Ama ne yazık ki tam tersi. Dostlarımız kıyıdan “Buradayız, kıyıya yanaşıp alabilirsiniz bizi” diye bağırmazlar mı.

Olabilir belki görmek isterler koşullarımızı, sonra da konutlarına ya da kıyıya çıkarız.

Yok öyle bir şey. Önce çocukları tekneden denize atlamaya başladılar bile, anne baba ısrarıyla. “atla kızım, bak ne güzel, atla”. Anneleri babalarına “Hadi sen de atla”, babaları annelerine “Sen atlamazsan atlamam hayatım” derken kamp yerini  hizmete açtık.

150 litrelik su tankımız akşam üzeri can çekişiyor. Bölgede su bulmak imkansız.

Baba duş alırken hortumu göbeğine tutup, sohbet ederek sıvazlamayı, çocukları saçlarını en ufak teline kadar durulamayı ve her denize girip çıktıklarında bu hareketleri tekrarlamayı seviyorlar.

Meşrubatlar konuldu buz gibi, ne de olsa buz yeni.  Ardından gelsin çaylar.  “Yavrum acıktın mı?”. Hazır kumanlalar, stoklar derken sıfırı tükettik akşam üzeri.

Ne suyumuz var, ne kumanyamız, ne de o zaman alış veriş yapacak bir yer.

Böyle tanıştık Kurucabük’le. Şimdi buzundan, suyuna, haftada üç gün kurulan pazarından 2 büyük marketine, 2 restoranına, kuaförü, eczanesine, sağlık ocağına kadar her şeyi var.

Zaten yanındaki Çiftlik Koyu tarafına kurulmuş Aktur Tatil Sitesi ve olanakları ile bu mevki denizde yaşayanlar için mükemmel bir yer. Orman içindeki kamping ile uyumlu bir atmosfer.

Havası mükemmel, nem çok düşük. Balıkçılar her gün taze balık getiriyorlar. Teknelerde su biterse, kıyıdaki musluklar biz denizcilerin emrine amade.

Koyun yarısı mükemmel demir tutuyor yarısı eriştelik dip yapısına sahip. Kum alana gulet tekneleri giremediğinden onlar genelde karşı tarafta kıçtan kara olarak güvenli liman yaparlar.

Kıyıdaki tesislerde yürüyüş ve spor olanakları mevcut. Hatta yürürken tatil köyünde tekne alıp bu işi sürdürmeyenlerin teknelerinin toplandığı bir alan var.

Gerçi depo gibi kullanılıyor ama bir kaç yıldır bakarım, çoğu tekne ayni yerde terk edilmiş gibi. Tekne mezarlığı demek istemiyorum.

Küçücük bir tekne alabilmek için hayaller kuran insanların yaşadığı ülkemizde, o hayallerin çok üstünde, güzel teknelerin çürümeye bırakılması çok acı.

Ben bu koya aşığım ve sıklıkla kalırım. Pazarı haftada 3 gün kurulur ve mükemmel. Dümdüz gölgeli yollarında çamlar altında tam bir tur; 4 km..

Daha ne anlatayım bilemiyorum. Benim gibi bu koya aşık ve neredeyse devamlı kalan dostlarla söyleşeyim istedim bu yazımda. Denizciliğe nasıl başlamışlar, neler yapmışlar ve neden buradalar.

Onları Kurucabük’te tutan ne?

Genelde aileler teknelerinde yaşıyor burada. Herkes bir birini tanır, dostluklar dayanışmalar içinde yaşarlar.

Ara sıra gidilen başka koyların dışında, demirler Kurucabük’e atıldı mı içlerinden bir oh sesi yükseldiğine eminim.

İlk olarak denize gönül vermiş Ümit Yücel ile konuşayım istedim. Buraya geldiğim zamanlarda yürüyüş arkadaşım.

Tek başına yaşar teknesinde. Geçen yıl biraz ara vereyim bu işe dedi yaz başında teknesini sattı.

Ben bu yazı için Kurucabük’e giderken aradım telefonla karadadır diye.

O dayanamayıp yeni tekne almış Kurucabük’te demirdeymiş.

ÜMİT YÜCEL

“Babam Sinop’un Ayancık ilçesinde baş öğretmendi. Biz deniz kenarında eski ahşap bir villada oturuyorduk. Evin önü deniz olduğu için denizle iç içeydik. O zamanlar kimse denize bile girmezdi.

Babam Sinop’a tayin oldu. Deniz kenarına ev yaptırdı. Sandal aldı ve denizle daha da iç içe olmaya başladık. Bu birliktelik bir tutku olarak bende yer etti.

1959 yılında İstanbul’a üniversite eğitimine gidince yaz tatillerinin dışında denizden ister istemez uzaklaştım.

İnşaat Yüksek mühendisi oldum ve meslek hayatıma başladım.

İlk yıllar İstanbul’da görev yaparken yine ailemle birlikte denizden yararlanmaya başlamıştım.

Daha sonra çalıştığım tüm projeler denizden uzak Anadolu’nun ücra köşelerinde gerçekleşti.

Denizle bir ilgim kalmamıştı artık. Bundan 20 yıl önce Benetteau 311 teknemi aldım. İstanbul’a bağladım.

Kışları şantiyelerden geldiğimde yelken yapardım. 8 yıl bu tekneyi kullandıktan sonra Bavaria 42 aldım.

Onu güneyde bıraktım. 8 sene önce emekli olup tamamen denize çıktım.

Bu yıl tekneyi satıp bir kaç yıl karada yaşaya niyet ettim. Dünyada görmediğim yerleri gezeyim istedim.

Marmaris’e yerleştim. Ama kara bana zor geldi. Her şeyimi kaybettiğimi fark ettim.

Tüm dostlarım denizlerde kaldı ben karada yeni dostlar edinecektim.

Kararımı yine denizde yaşamı sürdürmek olarak değiştirdim ve şimdiki Nauticat 38 tekneyi aldım.

Eski bir tekne ama denizci. İçinde yaşamak için yapılmış.

Şimdi dostlarıma kavuştum.

Bu koyu bana Reşat Uca tavsiye etti.

Hisarönü Körfezinin tüm koyları mükemmel. Kurucabük güney hariç her türlü havaya liman.

Kıyıdaki evler, alış veriş merkezleri var. Tavla oynadığım, briç oynadığım guruplarım var.

Teknede her gün Keman çalıyorum. Bence denizi seviyorsan tek adres Hisarönü Körfezidir.

Denizciler bir birlerine sormuşlar “Cennet Nerede?” diye. Birisi “Yer yüzündeyse Hisarönü Körfezidir. Yerin altındaysa Hisarönü körfezinin altındadır” demiş.”

Ümit Yücel’in teknesinden botuma atlayıp kendileri ile yeni tanıştığım bir çiftin teknesine geçiyorum.

Yeni denizciler. Denize açılıp huzuru burada bulanlardan. Bir tonoz bile atmışlar kıyıya yakın.

Güzel, şirin teknelerinde kahvelerimizi yudumlarken öykülerine kulak veriyorum.

ŞENNUR-YÜCE UYANIK

“3 Yıldır denizlerdeyiz. Uzun seneler yöneticilik, üniversite öğretim üyeliği, finans, dış ticaret ve satış konularında çalıştım.

Mesleki hayatta ne zaman yaz 4-4,5 ay boşluk buldum hemen harekete geçtim. Deniz hayaldi gerçek oldu bizim için.

Yelkenli tekne almak istiyordum. Bir tekne bulduk Hollandalı bir aileden. 1990 model Catalina36. Tekneyi aldıktan sonra yoğun yelken eğitimi aldık. Bir müddet sonra yalnız başımıza cahil cesareti ile denize açıldık.

Kurucabük’ü keşfettik. Mükemmel bir yer ve her olanak var. 1,5 ay burada kaldık. Tüm kış aylarında burayı hayal ettik. Suyunun berraklığı, korunaklı olması ve bir çok arkadaşımızla karşılaşmamız bizi Kurucabük’e bağladı.

Bu yıl yaz başında biraz dolaştık. Gökova’ya gittik ve tekrar yuvamıza döndük. Bunu kışın planlamıştık şimdi gerçekleştiriyoruz. 1-2 günlük farklı koylara yaptığımız geziler dışında hep buradayız ve Eylül ayına kadar kalacağız. Karadaki arkadaşlarla haftanın belli günleri briç oynuyoruz.”

Uyanık ailesinin yanından ahşap iskeleye çıkıyorum.

Tüm Öztürk ailesi orada. Kevser-Mustafa Öztürk çiftini uzun yıllardır tanırım. Tam bir deniz tutkunu.

12 ay teknede yaşarlar. Kevser hanım marina ve koylarda yürüyüş yapmayı sever.

Ayni koydaysanız zaman zaman çok erken saatlerde denizde birini görürseniz Kevser hanımdır mutlaka.

3 kızları damatları, torunlu özellikle yaz aylarında yalnız bırakmaz onları.

Tam bir çevre dostu bu ailede Kurucabük aşıklarından.

Onları kızları, damatları ve torunları ile görüntüledik iskelede, söyleştik.

KEVSER-MUSTAFA ÖZTÜRK

“Denize windsurf merakımızla başladık. Küçük bir tekne aldık ve gittikçe büyüttük. 2003 yılından bu yana şimdiki teknemizdeyiz. 9,5 metre, iki kişiye yetiyor.

Yazın üst kısımları kullanarak yedi kişi kalabiliyoruz.

Çocuklar, torunlar geliyor. 3 kızımız ve torunlarımız denizi çok seviyorlar.

En son torunumuz Deniz Ali yanımızdan ayrılmıyor. Hayatımızı zenginleştiriyor bu yaşam.

Hisarönü Körfezi koylarını özellikle Kurucabük’ü tercih ediyoruz. Arkadaşlıklar, ikmal olanakları çok iyi.

İskeleler rahat, güneş enerjisinden yararlanıp enerji sıkıntısı çekmiyoruz.

Rüzgar karadan estiği için koy çok temiz.

Genelde teknede yemeklerimiz yaparız. Bunun yanında burada restoranlarda var.

Bu yıl denizler geç soğudu, haziran başında çıkabildik ve Kasım ortasına kadar buralardayız.

Yeşilova Körfezi de ikinci alternatifimiz.

Buralarda tabiatı hak ettiği şekilde kullanıp, gelecek nesillere tertemiz bir dünya teslim etmek en büyük arzumuz.”

Öztürk ailesi ile söyleşimi bitirirken  akşama girmek üzereydik. Koyda yumuşak bir ışık, sakin bir atmosfer hakimdi. Bu sessizlik içinden Biricik teknesinden tatlı bir ney sesi geliyordu uzaktan.

Bu sesi bozmamak için botun motorunu bile çalıştırmadan, kürekle teknenin yanında oldum. Biricik ailesinin reisi, kaptanı Adnan Biricik’ti notalara can veren.

Adnan, Konservatuvardan ve Devlet Tiyatrolarından gerçekten çocukluk arkadaşım.

Senelerdir ayrı şehirlerde yaşadıktan sonra yollarımız denizlerde kesişti. O İstanbul’da yaşar.

Bir çok tiyatro eserindeki başarılı rolleri, dizilerde canlandırdığı karakterleri ve reklam seslendirmelerindeki başarılı sesi ile gönüllerimize taht kuranlardandır.

Ney çalma merakına ve yeteneğine de yeni şahit oluyordum. Senelerce teknelerinde çocukları ile yaşar, onlara doğayı denizi sevdirir, yaşıtlarından farklı tecrübeler elde etmelerini sağlayarak hayata hazırlar.

Biricik teknesine bağlanıyorum eşi Arzu ve çocuklarla birlikte söyleşimize başlayalım.

ARZU-ADNAN BİRİCİK

“12 Yıldır denizlerdeyiz. Daha önce 16 yıl karavan ile gezdik. Türkiye’yi, Avrupa’yı da gezdik. Sonra ülkemizde kampingler kapandı.

Bir arkadaş karavanla tekne değişimi yapılır diye ilan vermiş. 34.1 feet. Danimarka yapımı bir tekneye sahip olduk.

3 kamaralı bu tekne ile denizlerde geziyoruz.

Yazlık evimizde vardı kuzey Ege’de ama sattık.

Çünkü tekne ile yazlık ev birlikte olmuyor.

O bölgede teknemizle kaldık ama bu zevki ne yazık ki alamadık.

Orada koylar gündüz teknelerle dolu, akşam oldu mu herkes marinasına, barınağına.

Biz birlikte yaşamaya, paylaşmaya alışığız.

Kuzeyde deniz hırçın, yeşil yok gibi.

Bu bize ters geldi ve tekrar güneye indik.

Kurucabük cennetin bir köşesi.

Kıyıdaki devletin orman arazisinde eski hareket yok. Korkuyoruz otel falan olmasın diye.

Kontrolsüz bu alana piknik için gelenler de buraları pisletip gidiyor. Bir hafta sonra tekrar geldiklerinde “Bunları kim bıraktı ?” diyenlere bile rastlıyoruz.

Pazarı, eczanesi, kuaförü, suyu olması bizim gibi ailecek yaşayanlar için bulunmaz bir olanak.

Gök kubbenin altında özgürlüğün tadını çıkartıyoruz.

Ara sıra medeniyeti yaşamak istiyoruz. O da hemen kıyıda mevcut.

Evde yapılabilecek her yemeği teknede de yapıyoruz. Çocuklar var çünkü.

Çocuklar belgesel içinde yaşıyorlar adeta. Yıldızları, balıkları tanıyorlar. Rüzgarı meteorolojiyi, tedbiri öğreniyorlar.

Marina kiraları çok yüksek, devlet denize önem vermiyor. Biz inadına denizle uğraşıyoruz.”

Biricik ailesinin yanından ayrılıp, koyun başka bir müdavim teknesine yaklaşıyorum. Kış aylarında genelde İtalya’da yaşayıp, yaz aylarında sularımızda seyirler yapan bir çiftin yanına gidiyorum.

Genelde Alüminyum tekneleri ile bu koyda kalırlar. İkmallerini yapıp, uzaklara yelken açarlar.

Beni Başak Bartu ve Giampaolo Gentili karşılıyor. Havuzlukta sohbetimizi yaparken, Başak deniz yaşamlarını ve Kurucabükü ikisi adına anlatıyor.

BAŞAK BARTU-GİAMPAOLO GENTİLİ

2008 yılında evimizi satarak uzun süredir hayalini kurduğumuz bir yelkenli satın aldık. Bundan sonraki iki yıl içerisinde Roma'daki Tecnomar Marinada tekneyi bir ev gibi kullandıktan sonra nihayet 2010 yılında bizi gündelik hayatın koşturmacasına, stresine bağlı kılan işlerimize elveda dediğimizde ben daha 32, eşim Giampaolo ise 36 yaşındaydı.

Geçen zaman içerisinde Fransa'nın güney sahillerinden İtalya'nın batısına, Korsika'dan Sardunya ve Sicilya Adalarına kadar çok yer gezdik.

Çok macera yaşadık ancak bize göre yaşadığımız en büyük macera; düşük bütçeli bir hayatı, pek çok kişiye göre sadece zenginlere mahsus olabilecek teknede yaşam ile bağdaştırabilme başarımız oldu.

2013 yılında İtalya'da basıldığından beri medyada büyük ilgi uyandıran ve yakında Türkiye'de de yayınlamayı planladığımız “Yapabilirsin – Nasıl rüya gibi bir hayatı ayda 500 Euro ile yaşarsın” adlı kitabında Giampaolo, bu seçimin gelişimini ve bunun teknik ve etik anlamda nasıl mümkün olabildiğini detaylı olarak anlatıyor.

Bu yıl içerisinde “Yapmalısın” adıyla yayınlanacak ikinci kitabında da tüketimi azaltmaya dayalı bir hayat hedef alınarak yapılacak bir seçimin önce birey olarak insana, sonra toplum ve doğaya kazandırdıklarını irdeleyecek.

Ben ise Gıda Mühendisliği ünvanıma sığınarak, gıda sektöründeki aşırı üretimin ve buna bağlı olan aşırı tüketimin ve israfın doğaya ve bize kaybettirdiklerini ele alıp, düşük bütçe ile sağlıklı ve etik beslenmenin mümkün olduğunu ispatlayacağım bir kitabın hazırlığı içerisindeyim.

Denizde yaşamaya başladığımızdan beri doğanın önemini daha iyi idrak etmeye başladık. İnsan sadece doğa ile iletişimini sürdürebildiği sürece, insanlığını koruyabiliyor.

Rotalarımızda da, betonla bezeli ünlü koylar yerine, el değmemiş yerleri tercih ediyoruz. Rüya gibi hayatımızdan bir hafta yaşamak ve bu deneyimimizi kendi hayatlarına uyarlamak için koçluk eğitimi almaya gelen İtalyan misafirlerimiz, Türkiye'nin bakir koylarına hayran kalıyor.

Özellikle de Kurucabük gibi yerleri kendi gözleriyle gördükten sonra, reklamını yaptığımız hayatın, gerçekten mümkün olabileceğine canı gönülden inanmaya başlıyor.

Öyle ya, teknede yaşayan herkes için hayati önem taşıyabilecek her şey burada mevcut: uygun fiyata alışveriş olanağı, çarpık yapılaşmanın görülmediği bir doğa, tertemiz bir deniz, yazın esen rüzgarlardan korunma imkanı sunan bir coğrafya, tekne komşularımız, karada spor yapma ve cebe zarar vermeden bir bira içebilme imkanı.

Ama bunları söylerken dilimi ısırmaktan kendimi alamıyorum, çünkü bir yerin cazibesi pek çok ağızdan duyulunca, sadece yurdumuzda değil dünyanın her köşesinde olduğu gibi, o yerin bir şekilde sonu hazırlanmış oluyor.

İnsanlar bakirliğine hayran oldukları yerlere gelip, ev yapmakta veya otel dikmekte veya en basitinden o güzelliği kendi yarattıkları çöplerle paylaşmakta bir sakınca görmüyorlar. Ümit ederiz, gelecek nesillere bırakacağımız miras, mal mülkten ziyade doğallığı bozulmamış bir coğrafya ile dolu olur.”

Başak ve Giampaolo ülkemiz sularında gerçekleştirdikleri seyirler esnasında bir videoda üretmişler.

Evet deniz dostları ile Kurucabük Koyu ve çevresini değerlendirip bu sayıdaki birlikteliğimizi tamamlarken demiri toplayıp gelecek yazı için seyre başlama zamanı.

Bakalım neredeyiz, neler görüp, neler yaşayacağız sizlere aktarmak için.

Kalın Sağlıcakla.