KÖRFEZ
Seçiniz...
KOY
Seçiniz...
MARİNA
Seçiniz...

ORHANİYE

Hisarönü Körfezi

Haber:Levent ÇELMEN
Fotoğralar:Levent Çelmen-Nafiz Türkmen
Haber Tarihi:20-01-2018 11:56
Son Güncellenme Tarihi:21-01-2018 11:56

Değerli okurlarımız bu yazımızda Hisarönü Körfezinden bir koya götürelim istedik sizi. Diğer körfezlere göre kendini nispeten koruyan Körfezi’nin en son, en korunaklı mevkii Orhaniye’deyiz.

   

İlk olarak 1995 yılında görmüştüm Orhaniye’yi. Hatta bardaktan boşalırcasına yağan yaz yağmurunda, çocuklarımızı yıkamıştık koyun ortasında, güvertede.

   

İskeleler bir ya da iki idi, girişteki Martı Marina adeta rıhtımdı, sadece yakıt ikmali yapmıştık. Tertemiz deniz, bozulmamış doğa, doyasıya çam kokusu.

Yıllar geçtikçe gelişen deniz turizmi her yerde olduğu gibi Orhaniye’de de kontrolsüz büyüme ile kendini gösteriyor. Ülkemiz kıyılarına oranla bu bölge daha yavaş bir ivme ile negatif etkiden nasibini alsa da, gözle görülür bir geriye gidiş var. Kontrolsüz iskele yapımları, Korunaklı muhteşem koyda aylarca dışarı çıkmadan konaklayan yatlar, koya akan arınmamış akarsular, genelde kuzeyli esen rüzgarın koy sonuna sıkıştırdığı kirlilik...

   

Kendi bindiğimiz dalı kesmede üstümüze yok millet olarak. Orhaniye çıkışlı günlük tur teknelerinin müzik ve anons sesleri de cabası.

   

2001 yılından beri  yüzlerimizi denize çevirelim, amatör denizciler çoğalsın, sektör genişlesin, cennet köşelerimizden her kes yararlansın, sektörde ekmek yiyenler fazlalaşsın istedik ve her mecrada yayınlar yaptık.

   

Çoğaldık, genişledik ve çok tehlikeli bir sınıra geldik. Büyüdükçe çevreyi kirletir, genişledikçe yaşam alanlarımızı tehdit eden bir noktaya geliyoruz. Öz kontrol yok, kontrolü ille devletten bekliyoruz...

   

Ülkemizin cennet köşelerini bu hızla kirletmeye devam edersek, bir kaç yıl içinde anlatacak koylarımız da kalmayacak ne yazık ki.

Balıkçılık sektörümüz gibi  kontrolsüz, günü kurtarmaya çalışan uygulamalar, günümüzün sonuçlarını doğuruyor.

Devletin seyirci kalıp bir kaç cılız uygulama ile meseleye el atmış, “çözümler gibi” tavrı ile bu işlerin düzeleceği de yok. Bunun en güzel örneklerinden birini de Orhaniye cennetinde görmekteyiz. Renkleri ışığı dengeli nem oranı ile kameralarımıza türlü cilveler yapan Orhaniye için de tehlike çanları çalıyor.

Koyun olmazsa olmazı “Kız Kumu” tehlike altında. Koyun suyu neredeyse girilemeyecek derecede kirlenmek üzere. Peki ne olacak? Denizden yararlanmak, onu yaşamak için yok etmek mi gerekiyor? Denizden para kazanmak için acımasızca kirletmek mi gerekiyor?

   

Yazımızla beraber görüntülerini de gördüğünüz bu cennetin nasıl bir yer olduğunu, orada doğup büyüyenler, doğdukları yerlerden Orhaniye’ye yaşamaya gelenlere ve tüm olumsuz gelişmeleri inkar etmeden görüp, çözüm yolunda projeler üretip, uygulamak için mücadele edenlerle konuştuk.

   

İlk olarak pek adetim olmadığı halde köyün muhtarına gidiyorum. Alışık olmadığımız muhtarlardan değil çünkü.

Genç, araştırıcı, yaratıcı ve mücadeleci.

CEM DİNÇ

“Orhaniye, Bozburun yarımadasının en güzel cennet köşesi. Teknecilerin hayran kaldığı uğrak yeri. Kız Kumu doğal oluşumu ile dünya turizmine kapılarını açmış, bilinir bir belde.

Orhaniye demek, Kız Kumu demek. Onunla tanındık biz. Diğer güzelliklerle de Orhaniye tablosu tamamlanıyor.

   

Kız kumu oluşumu turistlere rivayetlerle anlatılır. Gerçekte bu bir doğal oluşumdur. Orhaniye merkez ve Keçibükü’nden akan iki akarsuyun getirdiği kızıl kumlardan oluşur.

18 yıl önce üstünde yürüyüş yolu olan bu oluşum, şimdi ne yazık ki yürüyenlerin dizlerine kadar gelen su seviyesine kadar çökmüş durumda. Bu çöküş tehlikeli bir boyuta geldi ne yazık ki. Her gün bu kumları binlerce kişi ezerek dolaşmaktadır. Buna mutlaka bir sınırlama getirilmesi gerekiyor. En önemlisi; oluşuma kum aktaran akarsuyun önü sınır taşları ile kapatıldığından doğal dolgu zaman içinde çalışmıyor. Günlük tur tekneleri kuma yaslanıp kıçtan kara olarak yolcularına iniş biniş yapıyorlar. Buradaki pervane hareketleri de kumun dağılmasına sebep oluyor.

   

Koy içine mutlaka tonoz sisteminin yapılması, yatların demir atmadan buralara bağlanması gerekmektedir. Koyumuzda bağlı yatların koyda kalma sürelerinin de belli esaslara bağlanması gerek. Aylarca kalan hatta kışı geçiren, içinde yaşam olan tekneler de koyu tehdit ediyor.

   

Köyümüzdeki iskeleler kontrolsüz bir şekilde gelişmiş adeta bir marina kapasitesine ulaşmıştır. Bu koy bu kadar yoğunluğu kaldırmaz. Yapılacaksa devlet tarafından bir organizasyonla, bağlama yerleri yapılmalı ve kontrol altında tutulmalıdır.

   

Mevcut işletme ruhsatı olan iskelelerin bile kar ettiğini sanmıyorum. Elektrik bedava, su bedava, bağlama bedava. Buna inanamıyorum. Kız kumuna dışarıdan girmeden devletin yapacağı transfer iskelesi ile bu iş çözülür. Yoksa, Orhaniye suları kirlendikçe kirlenir.

Kız Kumu olmazsa Orhaniye olmaz. Orhaniye olmazsa Marmaris turizminin önemli bir dalı kopar.

   

İşletmelerimiz kendini yeniden gözden geçirmeli. Bir birinin ayni menülere alternatif getirilmeli, plastik sandalye masalar bu cennet köşesinde yer almamalı bence. Devlet bizlere, halkına kulak vermeli yapılacaklara birlikte karar vermeliyiz.”

   

Evet muhtar acı ama gerçekleri söylüyor. Şimdi de beldenin büyüsüne kapılıp, büyük şehirdeki yaşamdan hem de genç yaşlarda vaz geçip buraya yerleşen bir denizci, müzisyen aileyi ziyaret etmek istiyorum.

Demirbaş ailesi tekneleri, bahçelerin içindeki evleri, ve müzik stüdyoları arasında sürdürüyorlar yaşamlarını.

Onları hem denizlerde hem de bölgenin her tarafındaki doğal yaşam alanlarında görebilirsiniz. Doğa aşıkları. Levent anlatıyor.

ÖZGE-LEVENT DEMİRBAŞ

Ben; önce Deniz Elektroniği okudum ve sonra Ses Mühendisliğinde kariyer yaptım. Eşim Özge ise; Gıda Mühendisi ve o da görevini Deniz Kuvvetlerinde yapmaktaydı. 2008 yılında Özge bir yıl kadar görev için Marmaris Aksaz’a gitti, bizim de ilk bağımızı burayla kurmuş oldu.

Akdeniz ve Ege’nin büyüsüne kapıldık ve 2010 yılında 11m boyunda halen kullanmakta olduğumuz bir Yelkenli olan “DENİSE” isimli ilk teknemizi aldık. 2011 yılında Kalamış’ta modifiyesini tamamlayarak Marmaris-Orhaniye’ye getirdik.

O zamanlar İstanbul-Marmaris arasında yılı bölüşürken, denizin büyüsü, burada kurduğumuz dostluklar, doğal güzellikler ağar bastı ve 2014 yılında ben de İstanbul’da olan iş yerimi Marmaris’e taşıdım.

Deniz bir tutku ve bir çok kişi şehir hayatından tam olarak kopamadığından radikal kararlar alamıyor. Biz bu kararı elbette yaptığımız işleri devam ettiriyor olabilmemize borçluyuz.

Denizde yaşamanın bizi daha enerjik ve huzurlu bir insan yaptığını düşünüyoruz. Genellikle böyle bir yaşamı şehirde yaşayan dostlarımız ,emekli olduktan sonra yapabiliriz diyor, biz çok öncesinde yapabildiğimiz için kendimizi şanslı sayıyoruz.

Ben İstanbul’da ki Müzik stüdyomu kapatıp, Orhaniye’deki evimizin bahçesinde kendime yeni bir müzik stüdyosu kurdum, İstanbul’da olduğundan çok daha verimli çalışabiliyorum. Deniz, doğal güzellikler, Müzik, iyi arkadaşlar ve birbirimizle yaşadığımız bu coğrafya olmak istediğimiz tek yer diyebilirim.

Özge görev için gelmişti buralara ama bu mükafat oldu diyebiliriz. Burada olmanın güzelliklerini tadınca yaşam planımızdan daha erken tekne sahibi olduk. Tekne sahibi olunca da sık sık burada olmaya başladık ve sonunda artık tamamen buralı olduk. Orhaniyeli olmaktan çok mutluyuz.”

Demirtaş ailesinden müsaade isteyip Nafiz Türkmen’le buluşuyoruz. Muğlalı, seneler önce Orhaniye’ye gelmiş ve yerleşmiş. “Başka bir yere gitmeyi düşündüğün oldu mu?” sorusuna “Aklımdan geçmez” diyecek kadar Orhaniye dostu.

NAFİZ TÜRKMEN

“Buraya 23 yıl önce Muğla merkezden geldim ve yerleştim. 7 yıl Martı Marinada yöneticilik yaptım. Doğası müthiş, mükemmel bir iklim, cana yakın insanları ile gerçek bir cennet.

Abim astım hastası idi, o da buraya yerleşti. Bir yıl sonra astımla ilgili ilaçları kullanmasına gerek kalmadı. Havası bu kadar mükemmel.

Köy içinde yaşıyoruz sevecen köy halkıyla birlikte. Arabanızın kapısını kilitlemeden bırakacağınız güvenilir bir yer.

Fotoğraf çekiyorum. Buradaki ışık, renk enteresan. Bu kadar uyuma çok az yerde rastlayabilirsiniz.

   

Adeta doğa fotoğrafçısı oldum. Makina ekipmanımı genişletmeme sebep oldu bu güzellikler.

Cumartesi günü yöre pazarı kuruluyor. Her kes ürünlerini getirip satar. Süt, yoğurt, zeytin, peynir, sebze meyve. Zamanın nasıl geçtiğini anlamıyoruz.”

   

Koy sonunda teknelerin bağlandığı bir kaç ahşap iskele var. Zaman zaman devlet tarafından yıkılan, zaman zaman sahipleri tarafından genişletilmeye çalışılan. Bu iskelelerin arkasında restoranları da bulunur. Yaz aylarında teknenizi bir kaç günlüğüne buralara bırakıp gitmekte zorlaştı artık. Çünkü genelde bu iskelelerin sahipleri restoran gelirleri ile geçindiklerinden, günlük bağlama bedelleri onları kurtarmaz oldu, zaten böyle bir bedel istemezler de, Tabi kış aylarında neredeyse tamamen dolular. Bir çok tekne burada kışlıyor. Bu kışlamalarda sigortaları geçerli mi, değil mi onu da sahipleri biliyor. O iskelelerden birine gidiyoruz. Tanıdık bir sima, Martı Marina’da senelerdir çalıştı, Orhaniyeli.

ERDAL AYDOĞAN

“Doğma büyüme buralıyım. 9 yıl Martı Marinada görev yaptım. Şimdi iskele restoranlarda Palamar hizmeti vermekteyim. Hizmet verdiğimiz iskeleye 14-15 yat yanaşabiliyor. Elektrik su veriyoruz. Konuklarımız teknelerini bağladıkları noktadan 100 metre çapında bir alanda her şeyi bulabiliyorlar. Rahat oturma alanlarımız, duş tuvalet ve restoranımız var. Otel hizmeti de veriyoruz. Yanımız market. Konuklara yorgunluklarını atıp ikmal yapabilmek için çaba içindeyiz.

   

Çevremizde ayni servisi veren başka tesislerde var. Kiminin kapasitesi bize göre büyük, kiminin ki küçük. Misafirlerimiz güler yüzle ayrılırlar Orhaniye’den. Bu da bizi mutlu eden en önemli unsurdur. Ne mutlu bize ki Orhaniye’de doğduk ve burada yaşamaktayız.”

   

Ardından buraya sonradan göçmüş, yerleşmiş ve küçük bir işletmeyi yöneten Reşit beyin yanına gidiyorum. Yeşillikler arasında, çardakların içinde. Zaten Orhaniye’de başka bir şekilde yere rastlamak mümkün değil. Yeşil adeta fışkırıyor.

REŞİT YAVUZ

“12 yıl önce İstanbul’dan ayrılmaya karar verdim. 2 yıl Datça-Bozburun arasında yaşamımı sürdüreceğim en uygun yeri aradım. Uzun ve yorucu bir seyahatten sonra geç saatte Orhaniye’ye vardık. Yorgunluk, üstüne yemek içmek ve geç vakit uyuyabildim. Sabah Saat 06.30 da gözlerimi açtım. Tüm yorgunluklardan arınmış, dimdik uyandım. Odamdan içeri giren çam kokuları daveti taçlandırdı ve buraya yerleşmeye karar verdim.

İkinci evliliğimi bu köyden yapıp, köyün eniştesi de oldum. İstanbul’da büyük restoranlarım vardı. Burada da küçük bir tane açtım. Genelde ev yemekleri yapıyoruz ve çok mutluyuz. Gençlerle aram çok iyi. Saat kullanmıyorum, üç aşağı beş yukarı tahmin ediyorum zaten. Günleri bilmem. Zaten bana her gün Pazar.”

   

Evet, cennetin tam ortasındaydık bu yazımızda. Onu korumamız, kollamamız ve bizden sonraki nesillere bulduğumuz gibi teslim etmemiz gerektiğini bir defa daha düşünerek.

Kalın Sağlıcakla.